Sarı Oda Güzellemeleri #1 – Melanous

Hafızamın yavaşça bulanıklaştığını hissediyorum. Tüm bu bulanıklığı ‘Eh, ihtiyarladık artık’ naifliği ile geçiştirsem de, bundan fazlası olduğunu seziyorum. İnsan ne kadar yaşlanırsa yaşlansın kızının ismini unutmaz. Ben unutuyorum.

Yaşlılık o koca burnuma pek uğramamış olsa gerek ki, yavrum-kuzum’un kokusunu hala alnıma yakın bir yerlerde hissederim. Okulunun ilk günü yanıma sokulmuştu. Banyodan yeni çıkmıştı. Yanakları al al olmuş, saçları bir şampuanın kokamayacağı kadar güzel kokuyordu. Ah size o kokuyu anlatabilsem! Parmakları buruş buruş olmuştu, görmeliydiniz. Koca gözleri nasıl da heyecanlıydı.

Ama size anlatmak istediğim, daha doğrusu unutmaktan korkup başka bahaneler altında yazıya dökeceğim anılar bundan çok daha önceki bir vakitte ikamet ettiğim sarı bir odaya ait. Gevezeliğimi mazur görün, anlattıklarımla insanların canını sıktığımı anladığımdan beridir fazla konuşmamaya özen gösteriyorum. Aklım başıma geleli beri, güneşin dünya etrafında kaç kere döndüğünü bir nefeste sayamam. Kızım bu söylediğimi duysa sebebini yaşıma değil de yarım asırdır içtiğim tütüne bağlardı eminim. Çok sevdiğim bir kısmı tütünden sararmış bıyıklarımı kızımın rahatsızlığını farkettiğimde kesmiştim. Tütünü bıraksam nasıl da mutlu olurdu. Kocasına bıraktırmıştı bir türlü tütünü de bir bana bıraktıramamıştı. Mıymıntı kocasını da oldum olası sevmedim. Kimseye zararı dokunmayacak bir adamdır, ne bir saygısızlığını gördüm şimdiye kadar, ne de dengesiz bir hareketini. Ama sevmiyorum hergeleyi. Kızım terstir biraz, laf söylemeye çekinirim, ama hakkını vermeliyim hergelenin; bana da pek malzeme verdiği söylenemez! Bizim hanım, toprağı bol olsun, nasıl da çekiştirirdi ama herifçioğlunu! Şakalaşır sanırken öyle güzel laflar söylerdi ki, içimdeki hasetim yerinde duramazdı heyecandan. Onun laf söylemesi için bir bahane bulmasına gerek olmamıştır hiç. Sorsanız ne çok yanlışınızı söylerdi! Sormasanız da söylerdi. Ama kızgınlığı kibrit alevi diye tabir ederler ya, aynen öyleydi. Kızdıktan sonra vicdan yapar, gönlümüzü alırdı her seferinde. Öyle ki, kimi zaman kızgınlığı bana mutluluk verirdi, hemen sonrasında sakinleştikten sonraki sevimliliğini görmeliydiniz. Bana karşı hep kozları vardı, ufak bir tartışmada öne sürmek üzere eteklerine sıkıştırmış olurdu. Örneğin, yıllar evvelinde bir zaman öncesinde birlikte bir gitmeye niyetlendiğimiz ama son dakikada çıkan işlerim sebebiyle gidemeyişimiz favori kozlarından birisiydi. Ya da mesela günlerden bir gün,  tatil planın iptal olduğunu öğrenince gözleri dolmuştu ama pek buna bozulduğunu göstermek istemez bir haldeydi. Ama o denli bir kırgınlıktan sonra, mutlaka başka bir şeye kızardı. Genelde saçma sapan şeylere kızardı. Eh, saçma şeylere karşı tahammülüm o zamanlar da yoktu. Şimdi de yok, ama şimdi bana saçma gelen şeyler iyice fazlalaştı. Valhasılı kelam, bu saçma kızgınlığından sonra ben de bir sebep bulup kızmıştım. Ne için kızdığımı hatırlamıyorum. Evden çıkıp gitmişti. Dur demeyişim onu nasıl kızdırdıysa artık, son zamanlarında bile kafama kakar dururdu.

Laf lafı açıyor evladım, pek çok şey unutuluyor. Siz yine de dolu dolu yaşamaya bakın günleri.

Omni-Shade teknolojisine görür görmez hayran kaldığımı belirtmem gerek. Omni-Shade güneş koruma teknolojisine sahip olması bu tişörtün en önemli özelliği. Dokunur dokunmaz farkı hissetmemek mümkün değil. Üstüne üstlük  Omni-Shield suyu itme teknolojisi ve 2 yöne rahat hareket sağlayan streç kumaşı sayesinde içinde çok daha rahat edeceğimden eminim. Pahalı oluşunu bir kenara bırakırsam gündelik hayatta beni rahata kavuşturacak giyisi budur. Havalar da ısınıyor zaten. *** marka koşu ayakkabısının Cloud teknolojisi ile donatılmış tabanının rahatlığını da ekledim mi hayatıma, değmeyin keyfime. Tişörtün fiyatını abartılı bulacak olanların Omni-Shade teknolojisinden haberdar olmadığını düşünürüm (Bu yüzden anlatıyorum ya). (Keza aynı kişiler Cloud teknolojisinin ne kadar fark yaratan bir şey olduğundan da bihaberdirler.)  Konforundan vaz geçmeyen bir insan olarak bırakın da birazcık pahalı ve kaliteli ürünler kullanabileyim. Neticede kazandığım paranın bir kısmını bu tür ürünlere harcayışımda garipsenecek bir durum göremiyorum.

Kullanmaya başladığım anti depresanlardan mıdır yoksa baharın gelişinden midir bu neşem ve konforlu yaşama isteğim kestiremeyeceğim. Psikoloğumun dediklerine bakılırsa kendime daha fazla vakit ayırmam gerekiyormuş. Peh! Zamanımın çoğunu zaten kendim ve kendi kariyerim için harcadığımı nereden anlayacak? Kendisi oturduğu yerden para kazanmakla meşgulken ofiste kaç kişiyi egale edip sıyrıldığımı takdir etmesini bekleyemem. Terfi etmem an meselesi.

“Omni-Wick nem transfer teknolojisi teri vücudunuzdan hizli bir buharlasma yoluyla atarak fiziksel aktiviteniz sirasindan rahat olmanizi saglar. *Omni-Shade günese karsi koruma teknolojisi, zararli UV isinlarinin cildinize ulasmasini engellemeye yardim ederek, günes altinda daha sorunsuz saatler geçirmenize izin verir. Columbia Sportswear’in Omni-Shade™ giysileri günesin zararli isinlarini büyük oranda engelleyerek sizi korur, böylece disarida daha çok vakit geçirebilirsiniz. Tipki günes kremi gibi, ama tekrar tekrar sürmenize gerek yok. Üstelik giyinmek kadar kolay. Ultraviyole Koruma Faktörü (UPF) arttikça, güvenliginiz de artar. “


O ayakkabı ve tişört üzerimdeyken güzel bir yaz günü sahilde koştuğumu, bunu düzenli hale getirdiğimi hayal ediyorum. (Belki bir ara patron ile rastgelir birlikte koşarız, o sahilde koşmayı pek severmiş. Kendisi çok hoşsohbet bir insandır.) Sigarayı da bırakacağım o vakte kadar. Sağlıklı bir hayat yaşamak önemli. Spor yapmak ise hem sağlığın kaybedilmemesinde önemli bir rol oynuyor, hem de fit bir vücut ile zihin sağlıyor. Henüz bu sabah gazetede bununla ilgili çok önemli bir makale okudum. Düzenli spor yapmanın kariyer ve sağlık için ne kadar önemli olduğundan bahsediyordu. Sonuna kadar katılıyorum!

Size Omni-Shade teknolojisinin faydalarından bahsetmiş miydim? Sıcak yaz günleri rahatınızı bozmadan…

Semaver – Sait Faik Abasıyanık

— Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın.

Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu. Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı. İçindeki Cenabı Hak’la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu, geniş vücudu ve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elektirik pilleri, ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembe idi.

Halıcıoğlundaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış, bir horoz vekarıya sabaha, Kağıthane sırtlarında beliren fecri-kazibe bakıyordu. Neredeyse ölecekti.

Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler .Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

Sabahleyin Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlundaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Alimiz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektirik amelesi için hassasiyet, Haliç’e büyük transatlantikler sokmaya benzese de, biz, ALi, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir arslan yatar.

Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, byle bir defa yalanmayı adet edinmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali birkaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.

Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğlu’na geçtiler.

Ali bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işliyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir. Onun ustası İstanbul’da bir tek elektirikçi idi. Bir Alman’dı. Ali’yi çok severdi, İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti. Kendi kadar usta ve becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda, yani gençlikte idi.

Akşama arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü.

Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi anacığının önünde çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar atı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selam vermek üzere idi.

Anası:

— Ali be, günah be yavrum, dedi. Günah yavrucuğum, yapma!

Ali:

— Allah affeder ana, dedi.

Sonra saf, masum sordu:

— Allah hiç gülmez mi?

Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar.

Anası sabah namazı okunurken Ali’yi uyandırdı.

Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

***

Ali’nin annesine ölüm, bir misafar, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi gelirdi. Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıktığı zaman bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.

Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş o çöküş.

Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü, camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi. Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklarına sürdüğü zaman ürperdi.

Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.

Sarıldı, Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğratı. Sonra, aciz, onu köşe minderinin üzerine attı. Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkmadı. Aynaya baktı. En büyük kederin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?

Ali birden bire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye bir daha baktı. Hiç de korkunç değildi.

Bilakis çehre eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibiydi.

Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm munis, anasınıa girdiği gibi onun bütün hassasiyetini, şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız biraz soğuktu. Ölüm bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar…

Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı.

Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı.Güneş sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tutarak, gözlerinni göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı.

Bundan sonra Ali’nin hayatına bir salep güğümü girer.

Kış Haliç etrafında İstanbul’dakinden daha sert, daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmu çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler; mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarını vererek üstüne zencefi ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi.

Yün eldivenlerin içinde saklı kımettar elleri salep fincanını kucaklayan burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazan fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarlarına sırtlarını verirler; üstüne rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi.

Varlık, (42), 1 Nisan 1938

#Alıntı | Dostoyevski – Budala #1 “Akıllı Sıradanlar”

“…Gerçekten de, diyelim, varsıl olmak, iyi bir aileden gelmek, eli yüzü düzgün olmak, fena bir eğitim almamış olmak, aptal olmak, hatta iyi yürekli olmak, ama aynı zamanda hiçbir yeteneği, hiçbir özelliği, hatta hiçbir tuhaflığı olmamak; kendine özgü hiçbir düşüncesi olmamak, tümüyle ve kesinlikle “herkes gibi” olmak… ne çekilmez bir durumdur! Varsıl ama Rotchild gibi değil; iyi bir adı var, ama önemli hiçbir şey o adla anılmaz; hoş bir dış görünüşü var, ama pek anlamlı değil; iyi bir eğitimi var, ama bu eğitimin nerede, ne uğurda kullanılacağı belli değil; akıl var -kendine ait düşünceleri yok; kalp var – gönül yüceliği yok vb. vb. Her şeyde çoktur; diğer bütün insanlar gibi bunlar da iki ana gruba ayrılırlar: dar kafalılar ve “kafası daha çok çalışanlar”. İlk gruptakiler her zaman daha mutludur. Dar kafalı bir “sıradan” insan için kendisinin sıradışı ve alabildiğine özgün bir insan olduğunu düşünmekten ve en ufak bir kuşkuya kapılmaksızın bunun keyfini sürmekten daha kolay bir şey yoktur. Saçlarını kısacık kestirip mavi gözlük takmak ve kendilerini nihilist olarak adlandırmak bazı genç kızlarımıza kendi inançlarına sahip olmak için yeterliymiş gibi geliyor. Bir bakıyorsunuz, yüreğinde insanlığın yararına olacak küçücük bir düşünce doğan biri, hemen kendini kimselerin hissetmediği şeyleri hisseden, genel gelişmenin önünde giden biri gibi görmeye başlıyor; ya da her nasılşsa herhangi bir düşünceyi benimsemiş ya da başı onu belli olmayan bir kitaaptan bir sayfa okumuş biri, bir bakıyorsunuz bunların “kendi kafasındn doğmuş düşünceler” olduğuna ainanıyor. Burada karşımıza çıkan şeyin adı, tabiri caizse eğer, sflıktaki küstahlıktır ve gerçekten de insana dudaka uçuklatan düzeydedir. Tüm bunların inanılmaz gibi görünmekle birlikte, durmadan karşılaştığımız şeyler olduğunu unutulmamalıdır. Saflıktaki küstahlık, ahmağın kendine sonsuz güveni, kendine ve yeteneklerine ilişkin en ufak bir kuşkuya kapılmaması, Gogol’ün Teğmen Pirogov tipinde gerçekten göz kamaştırıcı bir şekilde yansıtılmıştır. Pirogov’un, kendisinin bir dega olduğundan hatta bütün dehaların üstünde bir deha olduğundan hiçbir kuşkusu yoktur; o kadar yoktur ki, bu konuda kendine tek bir soru sormaz; aslında onun için soru diye bir şey de yoktur. Büyük yazar, sonundaa, okurun incinen alaak duygularını onarmak adına onu kırbaçlmak zorunda kalır; ma bu büyük adamın, onca aşağılamadan, işkenceden sonra silkinip ayağa kalkar kalkmaz güç toplamak için bir dilim böreği mideye indirdiğini görünce şaşkınlık ve çaresizlikle ellerini ikiğ yana açmış, okurlarını da öylece bırakmıştır. Doğrusunu isterseniz Gogol’ün büyük Pirogov’a teğmenlik gibi küçük bir rütbe yakıştırmış olması hep yüreğimi acıtıştır benim; neden derseniz, onun için, geçen yıllarla birlikte omuzlarında apoletlerinin de “kalabalıklaşacağını” ve kendisinin büyük bir kumadnan olacağını düşünmekten daha kolay birşeyyokyur; hatta düşünmek falan değil, bu onun için kuşku duyulmaz bir gerçekliktir:Ç Generla olduktna sonra, neden gerçek bir askeri birliği yöneten komutan d aolmasın? Savaş alanlarındaki çoğu korkunç bozgunun altındaki imzalar hep böyle komutanlara ait değil midir! Yaqzın dünyamızda, bilim dünyamızda, propagandacılarımız arasında ne çok Pirogov vardı! Bakmayın “dı” dediğime, kuşkunuz olmasın şimdi de var bunlar.

Anlattığımız öykünün kişilerinden Gvrila Ardaalyonoviç İvolgin’in yüreği baştan son özgün olma hevesiyle dolu idiyse de, kendisi ne yazık öbür gruptandı, “daha akıllılar” grubundan. Ama yukarda da değindiğimiz gibi bu grubun üyeleri, birinci gruptakilerden çok daha mutsuzdur. “Sıradan” olan, ama aynı zamanda akıllı olan bir insan (“akıllı sıradan” diyelim buna), kendini bir an (geçici olarak ya da haatta ömrü boyunca) özgün bir kişi ya da bir deha olarak görse bile, yüreğinde, kendisini zaman zaman tam bir umutsuzluğa götürecek bir kuşku kurtçuğunun kalmasını önleyemez. Öte yandan gerçekliğe boyun eğmesi durumunda, tüm benliğinin kibir denen zehirle zehirlenmesi kaçınılmazdır. Ancak biz burada sanırım biraz aşırıya kaçtık: Akıllı sıradanların büyük çoğunluğu için durum o kadar da trajik değildir; yıllar ilerledikçe karaciğer hafiften teklemeye başlar, hepsi bu! Ama yine de, bu insnalar ilk gençliklerinden başlayıp duruldukları, boyun eğdikleri çağlara dek, salt bu özgün olma hevesi uğruna az çılgınlık yapmazlar. Tuhaf denebilecek olaylara rastlandığı da olur bu arada: Bakarsınız, dürüst bir insan, özgün olma adına aşağılık bir iş yapmış; kimi kez de bu bahtsızlıklardan kendi ailesinin yanısır,a gecesini gündüzüne katarak bir başka ailenin daha geçimini üstlenenleri -dürüt olmanın da ötesine geçip iyilik yapanları- görürsünüz. Sonları iyi değildir böylelerinin: Ömürleri boyunca huzur bulamazlar! İnsanca bir iş yaptığını, insanlık görevini yerine getirdiğini düşünmek hiçbir şekilde yatıştırmz, avutmaz bunları; hatta, tam tersine, daha da sinirlerini bozar: “İşte ömrüm boyunca bunlar için uğraştım, bunlara bağladı elimi ayağımı barutu bulmama engel oldu!” Hepsinden ilginci de, herhalde, bu bayların neyi bulacaklarını, ömürleri boyunc abulmaya hazırlandıkları şeyin ne olduğunu, barut mu yoksa Amerika mı olduğunu bilmemeleridir. Onların buluş yapma tutkuları, bu buğurda çektikleri acılar, özlemler Kolomb’la Galile’nin payına düşenden çok daha büyüktür.”

Budala – İletişim Yayınları sf. 559-560-561

Aşık Olunası Kadın

Tomris Uyar.

Bir röportajından ufak bir kesit:

-Pek çok edebiyatçı dostunuzu derinden etkilediniz.

Kendime bir ilham periliği vehmedecek kadar komik bir insan değilim tabii. Kendimi de o kadar beğenmem. Yalnız şöyle bir şey var: Düşünen ve sorgulayan bir insanım. Bu sözünü ettiğiniz kişiler de kendi yaptığı işleri sorgulayan, düşünen, tartışmayı seven kişilerdi. Herhalde asıl çekici yanım buydu benim. Tartışırdım. Bir de çok açık sözlü olmam etkili olmuştur sanıyorum. Konuyu anlamam ve disiplinli olmam.

İlişkilerimde hep kendime bir dokunulmazlık alanı bulmuşumdur. Bu da hakikaten sevilmem, değerlendirilmemle birlikte, çok tartışmalara neden olmuş bir özelliğimdir. Başkasına verdiğim özgürlüğün, yaratma, tek başına düşünme, yalnız kalma özgürlüğünün bana da verilmesini isterim.

 

* Röportajın tamamına şurdan ulaşabilirsiniz.