Aşk Örgütlenmektir – Yıldırım Türker

Sevgililik, arzuyla şefkatin; birbirini hor gören, onaylamayan iki duygunun biraradalığından oluşur. Sevgililiğin akıl almaz gerilimi sanki buradan doğar

Ece Ayhan’ın kostak delikanlısı, “kara kamunun” orta yerine bombasını atar: “Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler”. Tekinsiz Şair’in şiirin kendi hakikatine söylettiğini bir önerme olarak okumak mümkün. Aşkın tanımlarından biri. Hem de en hasından. Âşığın bir komitacı olarak yeraltının nabzında soluklandığı bir dünya önerisi. Örgütlenme kelimesinin dilimizdeki tarihi elbette bu dizede ima edileni, herhangi bir alanda intizamı sağlamak için biraraya gelip işbölümü yapma olarak almamıza izin vermiyor. Direniş, hücre; velhasıl gayri meşru bir hayatı işaret ediyor bu dize. “Külhani” bir raconu dayatıyor. Aşkın kendinin nesnesi olarak, tek başına, bir çelişki olmadan mümkün olmayacak bir kurgu olduğunu hatırlatırken hayata da okura da meydan okuyor. Aşk, ille de her şeye rağmen yaşanan, akıldışı bir kurgu değil mi? Ne kadar çok şeyi karşısına alırsa o kadar büyüyen bir söylence değil mi aşk denildiğinde bizi titreten o duygu vaadi? Aşk, olsa olsa bir suç ortaklığının ülküleştirilmiş adıdır. Dünyanın onayıyla kutsanmış olan duygusal birlikteliğin adı değil. Aşk, huzursuzluktur. Kaçınılmaz olarak muhalefettir. Aşk, resmi olanın, meşru olanın uzağında kendimize kazdığımız bir dehlizdir. Ne kadar derin olacağı öncelikle kendi düş gücümüze, hemen sonra da yaşamaya talip olduğumuz aşkın uğrayacağı saldırıların şiddetine bağlıdır. Aşk, bir paranoya örgütlenmesidir aynı zamanda.
***
Pazar günleri aşktan, şiirden, “hafif ve uçucu şeyler”den dem vuran köşe yazarları vardır. Aşkın, tatil günlerine has bir havalandırma, düşler alemine teklifsiz bir yolculuk imkanı sağladığına inanılıyor besbelli. Aşktan söz etmek; aşk üstüne söyleşme, hatta kimileyin tartışma fırsatı yaratmak kuşkusuz okura ‘satan’ bir edim. Aksi takdirde bu çoğunluk yazanı da okuyanı da en azından mahcup eden adetten vazgeçerdi yazarlarımız. Dünya Sevgililer gününe denk getirip aşk üstüne yazmak da farklı bir şey değil elbet. Oysa aşk, hiç de tekin bir şey değil. Ferahlatıcı bir konu olduğu hayli su götürür. Yaşamış olanların yüreğini acıyla, özlemle, pişmanlıkla kavururken yaşamamışları sıkıp bunaltma olasılığı yüksek. Yaşamakta olanlarınsa zaten aşk üstüne yazı okumakla işleri olmaz. Öyleyse neden bu tür yazılar büyük bir sorumsuzlukla yazılır, okunur dersiniz? Kanımca aşk, yine her şeye rağmen en çok merak edilen konu. Yasak alana yaklaşma hissi veriyor insana. Bir yandan en yalın tecessüsün hedefinde, öte yandan kışkırtıcı bir yasağa çağrı. Aslında kimi yazarların cürmü çok ağır. Aşkı ortalığa, halkın onayına açmak, onu evcilleştirmek, büyük İktidar’ın denetimine hizmet etmektir. Anlaşılmayan, empati ilişkisi kurması güç olanın dışta bırakılıp yok edildiği bir kıyım. Bu kıyımın dünyasında her şey anlaşılır. Herkes her şeyi üç aşağı beş yukarı aynı biçimde, aynı duygular içinde yaşar. Kadınlar şöyledir. Erkekler böyledir. Her kadın şunu ister, her erkek bunu verir. Sığ sularda balık avı. Bezdirici psikolojiye giriş el kitabı muhabbetleri. Orta yaşı devirmiş adamlarda hüzünlü, mıymıntı bir bilgelik. Kimi kadınlarda ‘bu işten ancak biz anlarız’cılık. Oysa aşk, herkesin bambaşka, kendine göre, dili kadar yaşadığı bir deneyim değil mi? İnsan kendini parmak izinden ele vermese kendi aşkı yaşayış biçiminden enselenir. Tabii yaşayabiliyorsa. İçindeki yaşayacak yerlerini kaybetmemişse.

Pazar günlerini iyi değerlendirmek, keyif içinde dinlenmek istiyorsanız, sakın aşk üstüne çok bilmişlik taslayan, aşkı evcilleştirerek kamusal kullanım alanına çeken yazarların yazdıklarını okumayın. Ucuz şiir kasetleri dinleyip efkârlanmak bile yeğdir. Sevgili yazarlar, alanı boş bulmuşken aşk üstüne veciz yazılar yazmayın. Kaldı ki diliniz konuya yakışmıyor. Çarpılmış gözlüğü ve kravatını çıkarmadan sevişen adamlara benziyorsunuz. En iyisi herkes Pazar ve sair günlerde aşk yaşayabilme imkanlarını tartsın; gerçekten aşk yaşayabilecek halim kaldı mı? Ne kadar kendimi kaybedebilirim?’i hesaplasın. İnsanlar aşka açık, mucizelere inanan yerlerini öyle kolay kaybedebiliyor ki.
***
Belki yalnız dokunmaktan bahsetmeli. Bedenin keşfinden. Çünkü sevgililik denen cehennemin büyüsü orada dokunur. Dokunmak ya da dokunmamak. İnsanın asıl sosyal meselesi budur. İki insanın birbirine dokunmasındaki şive bütün hayatı biçimlendirir; toplumsal ilişkilerin imlâsı, etiketi, insanların birbirlerine dokunma biçim ve kalıplarıyla oluşur. Yanağa kondurulan öpücük, sıkılan el, sıvazlanan sırt, okşanan saç. Her toplumun, her kültürün dokunma sınırları farklılık gösterir. Bu sınırların ihlâli, dokunulan kişinin haklarına tecavüz anlamına gelir. Dokunmakla bakmak arasına gerili olan o dengenin cambazlığında ustalaşan insanlar toplumsal olgunluğa yaklaşmış, dolayısıyla aşkta da ‘başarılı’ insanlardır.

Güzel olması, daha fazla dokunma arzusu uyandırması için çaba gösterilen, bakımı yapılan cilt, en sağlam aynı zamanda en kırılgan zırhımız. Koltuk altlarımıza dokunan, böğrümüzü okşayan, kalçalarımızı hayranlıkla avuçlayan, cinsel organlarımızı içtenlikli bir alışkanlıkla okşayanlar kim? Bu noktaya nasıl geliniyor?

Analarımız bizi yıkamaktan vazgeçtiği anda yalnızlıkların dünyasına adım atmışız demektir. O andan itibaren dokunulmayı hak etmek kendi yeteneğimizin sınırları içinde. Dokunmak eni konu tehlikeli bir adım. Yabancıya dokunmakla dokuna dokuna kendi alanın haline getirmiş olduğun bir vücuda dokunmak arasında elbette büyük fark var. Çokeşlilik, tekeşlilik ve benzeri konular, dokunmanın adabı üstüne geliştirilmiş ulamlar sonunda.
Hayal gücü, dokunmanın elinden tutar. Birisini arzulamak, hayal gücüyle mümkün kılınır. Birisini arzulamanın göstergesi, ona dokunmak istemektir. Onun alanına girmek, sınırlarını ihlâl etmek, zırhını parçalamak. Şefkatle şehvet iki düşman kardeştir. İkisi de dokunmayı gereksinir. Ama arzunun evcilleştirilmiş halidir şefkat. Korkunç ikizlerin iyicil olanıdır. Arzu, karşısındaki bedeni ele geçirmeyi, parçalamayı, sonra da yeniden kurmayı gereksinir. Şefkat, karşısındaki bedeni okşamayı, korumayı, onun inşasını onaylamayı gereksinir. Sevgililik, arzuyla şefkatin; birbirini hor gören, onaylamayan iki duygunun biraradalığından oluşur.

Sevgililiğin akıl almaz gerilimi sanki buradan doğar.
Baudelaire, “Aşk, kişinin kendini peşkeş çekme arzusudur” diyordu hoyrat kırılganlığıyla. ‘Huzursuzluk Kitabı’nda Fernando Pesoa,“ Önemli olan aşkın kendisi değil, varoşlarıdır” der. Ona kalırsa dünyada tek soylu şey görmek ve işitmektir. “Bir şeyin aslından değil, kışkırttığı fikirler ve rüyalardan haz almayı öğren. Çünkü hiçbir şey olduğu gibi değildir. Rüyalar hep rüyadır. Bu yüzden dokunmayacaksın hiçbir şeye. Rüyana dokunduğunda ölür gider, dokunduğun nesne bütün benliğini doldurur sonra.

Reklamlar

De ki işte:

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s