Asık Olmaktan Ne zaman Vazgeçtik?

Biz aşık olmaktan ne zaman vazgeçtik? ne zaman sevmekten çok sevilmeye kaydı duygularımız? ani bi geçişle mi oldu bu yoksa çaktırmadan mı? zaman giderek egomuza çalışıyor. biz aşık olmuyoruz. olamıyoruz. lisede kaldı o. en dirayetlileri üniversite gördü belki. ama sonrasına geçmeyi kimse başaramadı.

sevildiğimizi anladığımız an sevmeye başlıyoruz. çok yeni bi şey değil bu. yeni olan hesaplı olması. hamza yerlikaya gülüşü kokması. sevişirken bükülen ayak parmaklarının hareket etmemesi. beni seversen seni sevebilirim karşılığı. hayır hayır, bunun tam aksi platonik aşk değil, başka bi şeyden bahsediyorum. platonik aşk, karşılık beklemeden sevmek, ama bu, karşılık verebilmek için sevilmeyi beklemek. biri asalakça yaşıyor, çoğu insan zaman zaman asalakça yaşayabilir, diğeri ise asalağın kendisi.


lisede bi kıza aşık olmuştum. herkesinki gibi bi aşk… dünyam oydu. okulu bırakıyordum ayrıldığımızda. üniversite okumayacaktım. niye gitmiycen okumuycan nolcak senin sonun diye soranlara, “nolursa olsun umurumda değil. bi kızı çok sevdi o yüzden böyle oldu desinler” şeklinde romantik cevaplarım vardı. çok inanmıştım ona. bu gerçeğe. aşka. tüm hastalıklı haline rağmen güzel bişeydi bu. samimiydi.

bizim servise yeni gelmişti. çok başarılıydı. beğendiğiniz gözlere takılıp kalabilirsiniz, özellikle renkli olanlara, olur böyle şeyler, ama onun gözlerine takıldığınızda, ya da ben takıldığımda göbekleri ağızla kopartılmış bebekler doğuyordu. 1, 2, 70, 400…bitmiyordu bebekler. sürekli doğuyordu. çekemiyordum gözlerimi bu yüzden. biliyordum elbette eninde sonunda başka bi yere bakıp bebek katili olacağımı. sadece mümkün olduğunca az ölü bırakmak istiyordum arkamda. gözlerimi gözlerinden her aldığımda suçlu, güçsüz, zavallı hissediyordum kendimi. ben ona baktığımda süper bi kahraman oluyordum. onun gibi güçlü. yenilmez. hee olur da o da bana bakıyorsa aynı anda, bakışıyorsak yani, üstelik bi de gülüyorsa, ben insanlığımı sorgulamaya başlıyordum. dinden imandan çıkartıyordu beni. allahın’ın bi kulu olabileceğime inanmayıp bi yerlerde kaybolan kullarım olacağını düşünüyordum.

servisin arkasında eğlence olurdu her gün. sarardım yol boyunca. aşağılardım herkesi. sevimli bi şekilde ama. o sessizdi. öndeydi. kendimi ispatlamak için yüksek sesle konuşurdum. birilerine sarardım. daha çok sarardım. ona sarardım. laf atardım. güzelce ama. ben önce inerdim ondan. ve ben inmeden sırayla servisteki herkese kendime “iyi akşamlar” dedirtirdim. sırf o desin diye. herkes bilirdi bunu. o da bilirdi. zaten ona gelince durdururdum. ama yine de herkesin içinde bi şüphe olurdu. ispatlanamazdı. ben seni seviyorum, hoşlandım, benimle çıkar mısın şeklinde ciddi bir açıklama, kanıt bırakmazdım hiç. taşak mı değil mi? böyle geçti ömrüm. kızlarda hep işe yarayan bi şey…

insan zaman zaman garip şeyler yapabiliyor. geçmişe dönüp baktığında ona anlamsız gelecek şeyler… okul pantolonun altına spor ayakkabı giymek gibi… çelik sevip dilberim, bu şehirde dinlemek gibi … erol mütercimler’i adam sanmak gibi… dosyasına “sensizliğin acısını sen nereden bileceksin… sen hiç sensiz kalmadım mı” şeklinde şarkı sözleri yazıp kayahan ve ilhan irem şarkıları eşliğinde sevgilisiyle ağlayarak sevişmek gibi… bitiyor geçiyor ama bunlar… normal geliyor insana. birine aşık olmaktan alınan hazzın, o yıllarda yapılan anlamsızlıklar içinde nasıl gerçekleştiğine şaşırıyor sadece.

“insanlar yaşlandıkça yaşadığı aşkın şiddeti artar” demişler. doğru aslında. insan yaşlandıkça küçülüyor çünkü. zayıflıyor. egosu yavaş yavaş ele geçiriyor onu. beslenme ihtiyacı hissediyor yaşamak için. sevmek umurunda olmuyor insanın. değeri kalmıyor. sevilme gereksinimi yiyip bitiriyor onu. gücü yok çünkü gençken olduğu gibi. sevebileceği herkesin onu seveceğine inanmıyor. insanlar yaşlandıkça yaşadığı aşkın şiddeti bu yüzden artıyor işte. aşk değil aslında o. acı çekmek. aşk acı çekmek ya, yaşlandıkça sevip sevilme girdabında biz daha çok acı çekiyoruz. bitiriyoruz çünkü. ölüyoruz. yaşlandıkça, ölüme yaklaştıkça, sevildiğimiz konusunda şüphemiz artıyoruz. en sonunda ölümüzü kimin sevebileceğine kadar gidiyor bu.

bi kızla tanışıyorum. oturuyoruz. konuşuyoruz. eğleniyoruz. görüyorum ama. “benim senden hoşlandığımı düşün ve sen de benden hoşlan” bakışıyla gülüşüyle bakıyor bana. aniden attığı kahkaha, telefonumu ıslanmasın diye alırken ki utangaç ifade, konuşurken birdenbire es verip alakasız bi şeyden söz etmesi, yaptığı her şey “benim senden hoşlandığımı düşün, tereddüt olsun ama içinde ama tabi, ve sen de benden hoşlan” mesajıyla kaplı. benimkiler de öyle.

kimisi açık açık söylüyor. “beni seviyor musun? beni seviyorsan seni sevebilirim” sonra biz eve gidiyoruz. hareketlerimizi, geceyi düşünüyoruz. “acaba beni ne kadar sevdi, şu yaptığım onu etkiledi mi, kesin garsonla rahat konuşmam olumlu bi hava yarattı…” kendi duygularımızla ait bi şeyle ilgilenmiyoruz. beni sevsin yeter ki. ben nasılsa severim…

biz aşık olmaktan ne zaman vazgeçtik? yanıtı yok bunun. ne zaman gülmekten karnımız ağrıyacak kadar taşak geçip kaşar sevgilileri için güle oynaya kavgalara giriştiğimiz, ulan bu dostluk bitmez be diyerek birbirimizin yerine üç-beş gün uzaklaştırma aldığımız arkadaşlarımızı,o arkadaşlığı unuttuysak o zaman olabilir ama…en yakın tarih bu.

kayser sozer/itusozluk

Reklamlar

“Asık Olmaktan Ne zaman Vazgeçtik?” için bir yorum

  1. Geri bildirim: şahkulade

De ki işte:

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s